SARAYBOSNA

11 Şubat 2015.. Sabahın 05:00’inde uyanıp nereye gideceğini bilmeden, bir de uçağa yetişmek için acele ederek dış hatlar terminaline gelmek oldukça garipti. Nereye gideceğimizi söylemeyen sevgili eş, doğum günüm için 1 günlüğüne bir gezi planlamıştı. İstikametimizi boarding kartlarını görünce öğrendim. Saraybosna ‘ya uçuyorduk.

İstanbulda hava fırtınalı ve karlıydı. Uçaktan inerken tanıdık bir müdür gördük. Saolsun bize şehirle ilgili ufak bilgiler verdi, hatta bizi otelimize kadar da bıraktı. Kaldığımız yer ünlü Latin Köprüsünün hemen yanında. Böylece görülecek yerlere tamemen hakimiz. Saraybosna ‘dan biraz bahsedelim.

Saraybosna; Osmanlılar tarafından kurulmuş. 15. yy sonlarına doğru önem kazanmış. 1878 yılında Avusturya Macaristan’ın eline geçen kent, Viyana’dan önce sokak lambalarıyla donatılmış. Arşidük Franz Ferdinand ve karısının, Sırp Gavrilo Princip tarafından öldürülmesiyle 1. Dünya Savaşı’nı başlatan olay Saraybosna’daki otelimizin bulunduğu bu Latin Köprüsünde olmuş.

Tarihinden;

Saraybosna 92-96 yıllarında 4 yıla yakın Sırp kuşatması altında kalmış. Kente hakim tepelere yerleşen Sırplı keskin nişancılar nedeniyle bazı cadddeler geçilmez olmuş, bazılarına barikatlar kurulmuş. Riski sokaklarda insanlar yıllarca karşıdan karşıya koşarak geçmiş. Ateşe açık bu noktalarda ”üçüncü” geçen kişi olmamayı Saraybosnalılar öğrenmiş; çünkü Sırp nişancı birinci geçeni farkeder, ikinciye nişan alır ve üçüncüyü vururmuş. Öyleki sokaklarda, binalarda, toplu taşıma araçlarında hatta insanların gözlerinde o tarihlerin izleri hala mevcut. Binaların çoğunda hala mermi izleri var. Okullarda, hastanelerde, kütüphanede bile! Bir insan kitapları niçin vurmak istesin?! 

Burada yaşayanların %80’i binalarını yenilememenin arkasında duruyor. Çünkü yaşanılanları unutmak istemiyor. Aynı zamanda ziyarete gelen herkesin, modern çağda ve Avrupa’nın göbeğinde, halka yaşatılan bu zulmü görmesini istiyor. Haklılar da aslında. BM (Barış Gücü) tarafından korunduğu iddia edilen güvenli bölgede, Avrupa’nın orta yerinde toplu bir katliam meydana gelmiş. Ve bm dahilinde olan Saraybosna halkı için Avrupa ve dünya hiç birşey yapmamış.

Burası öyle biryer ki kafanızı şehri çevreleyen dağlara kaldırdığınızda bir anda kendinizi Alp dağlarında gibi hissedebiliyorsunuz. Bu dinlendirici ve huzurlu his bir anda yerini empatiye dönüştürdüğünde ise büyük bir üzüntü duyuyorsunuz. 

Bundan sadece 22 yıl önce bu tepelerin düşman silahlarıyla insanları izlediği hissi beni çok etkiliyor. Dört bir yanı tepelerle çevrili bu şehirde saklanabilecek bir yer bulmak hayatta kalabilmenin tek şartı oluveriyor.  Srebrenitsa Katliamında sadece bir gecede yaklaşık on bin boşnak erkek depolara, okullara ve ambarlara doldurulup kurşuna dizilerek topluca öldürülmüş. Kadınlara tecavüz edilmiş. Hemde bunların hepsi BM dahilindeki bu Avrupa ülkesinde, tüm dünyanın gözü önünde yapılmış. Binlerce kişi, eşlerinin ve annelerinin önünde kurşuna dizilmiş. Günümüzün en uzun süreli kuşatmasını yaşayan şehirde insanlar 3 yıl boyunca yerin altında açılan umut tünelleri yoluyla hayatta kalmışlar. Bu tünelleri ziyaret edebiliyorsunuz. Bosnalı bir ailenin evinin içinde inşa edilmeye başlanan tünelin yapımı 4 ay sürmüş. 1 metre genişliğinde ve 800 metre uzunluğunda olan tünel insani yardım, gıda ve cephane taşıma için kullanılmış. Aynı zamanda da insanları şehirden çıkarabilmek için.

En önemli anlaşılması gereken bu kısa tarihten sonra gelelim görülmesi gerekn diğer yerlere. Tabii hala görecek gücümüz kaldıysa?? Başçarşı, tamamen Osmanlı izleri taşıyan bizim Sultanahmete benzeyen bir yer. Muşamba örtülü minicik pastahaneleri, bayan olan erkek berberleri, türkçe yazılarında varolduğu börekçileriyle 80’lerde takılıp kalmış gibi. Ufak bir gezinin ardından kahvaltı için lokal bir börekçiye giriyoruz. Ünlü Boşnak böreğini Çaykur çayımızla hüpletiyoruz.

Avrupa’nın Kudüs’ü olarak adlandırılan şehirde cami, kilise ve sinagogları yan yana görmek mümkün. Cumbalı ahşap evleriyle tipik Osmanlı mimarini andırıyor. Ferhadiye Caddesi adındaki ünlü cadde (Başçarşı) de sıralanmış minicik dükkanlarda; giyecek, tablo, takı, saat, kilim gibi şeyler satılıyor. Ayrıca ahşap oymacılığı da çok iyi. Adım başı boşnak böreği ve türk kahvesi yapan yerler var. Hiçbiri kocaman değil, herşey minyatür. Birde gereksiz yere lambalarını yakmıyorlar. Hatta dükkan açık mı kapalı mı olduğunu anlamanız için kapıyı yoklamanız gerekebilir. Sanırım savaş döneminden kalma ihtiyacın kadar kullanma veya israf etmeme alışkanlığı. Bir de savaş ülkeyi çok çok geriye götürmüş. Herşey gerçekten 80 lerde kalmış gibi.

Ferhadiye Caddesinde ”İsa’nın Kalbi” olarak bilinen Saraybosna Katedralini görüyoruz. Burası insanların buluşma yeriymiş. Taksimdeki Burger King gibi 🙂 Az ilerisinde de Mimar Sinan etkilerinin görüldüğü Gazi Hüsrev Bey Camii bulunmakta. Bu caminin dışında iki tane oluklu çeşme var. Rivayete göre bu çeşmelerden birinden su içenin şehre tekrar geleceği söylenmekteymiş. Ben içmedim ama Ali içti 🙂 Deneyip göreceğiz 🙂

Evet bir doğum günü süprizi için seçilecek bir şehir olmasa da,herkesin görüp bilmesi gereken bir yer burası. Türkiye’den burayı ziyaret çok kişi olduğunu biliyorum. Saraybosna ayrıca kayak yapmak içinde harika bir yer. Ama yeterince tanıtımı yapılmıyor. Dağlar çok güzel kar alıyor. Biz bir sonraki sefer Monstar Köprüsü ve gizli mucize Bosna Piramitleri için tekrar geleceğiz.

Fotoğraflar: Tuğçe Tüzün – Yiğit Ali Tüzün

ST PETERSBURG

2015’e Rusya’da girmek başta bizi korkutmuştu. Sadece 1 gece 2 günlük tatilimiz vardı ve biz yeni yıla bembeyaz caddeler, ağaçlar ve çatılara bakarak girmek istiyorduk. St Petersburg İstanbuldan 4 saat uzaklıkta, vizesiz ve gerçekten çok kuzeyde olması sebebiyle bizi cezbetmişti. Her ne kadar arkadaşlarımız kışın Rusyaya mı gidilir, bir de yeni yılda sokakta olmak istiyorsunuz, gezemezsiniz olacak iş değil söylemlerine karşı o uçağa binmiştik. Öyle korkunç ve hiç yaşamadığımız bir soğuk bekliyorduk ki, hüsrana uğradık diyebilirim.

Evet heryer bembeyazdı. Kıtır kıtır karların üstünde yürümek, o sene hiç kar yüzü görmemiş bizler için çok eğlenceliydi. Ama soğuk? Türkiye de bıraktığımızda buz gibi yağmurlu ve fırtınalı bir hava varken, burada bembeyaz yumuşak bir hava vardı. Ohh dedik bizimkilere :))

Otelimiz o güzelim şaşalı görünümlü Voskresenia Khristova Kilisesi (Kanlı Kilise)’ne çok yakındı. Hatta otelin cafesi bu manzaraya bakıyordu. Bu bölge Nevski Caddesine çok yakın olduğu için, gezilecek birçok lokasyona ulaşım da rahattı. Nevski Caddesi üstünde restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, harika kırtasiye-kitapçılar ve süslü binalar vardı. Tüm akşam bu caddeyi gezdik, istediğimiz her yerde kahve içip yemek yedik. Isınmak için ceplerimizdeki rus konyaklarından içtik 🙂 Malum; günlerden 31 Ocak, müzeler kapalı. Yarın da sadece gündüz saatlerimiz var, sonra döneceğiz.

Yeni yıla çok şirin bir cafe restaurantta girdik. Putin’i dinleyerek :)) Her sene yeni yıla girerken 10 dakikalık bir konuşma yaparmış. Ve tüm Rus halkı evlerinde onu dinlermiş. Burada da televizyon açıldı ve Putin’in yeni yıl için güzel temennileri dinlendi. Sonra etrafımızda bir şeyler patladı, garson kızların hepsi konfetiler saçtı ve herkes birbirini tebrik etti. Derken Rus milli marşı çalmaya başladı. Evet, biz yeni yıla Rus milli marşı ile girdik :))

Ertesi sabah o güzelim müzelere dışarıdan baktık, Neyseki Nevski caddesi üzerindeki Singer Binası açıktı. Orası harika bir kitapçı aynı zamanda. Kırtasiye malzemelerine düşkün ben buradan çıkamadım, ama aldığım Rusya manzaralı takvimi bütün sene zevkle de kullandım. :)) Üst katında çok şık bir cafesi var. Orada oturup Saint Isaac’s Cathedral’ ini seyrederek kahvemizi içtik, ısındık. 

Bir de biz Petersburg’da Rus görürüz sanmıştık. Zaten topu topu 1,5 günümüz vardı. Yılbaşı gecesi tüm gün caddelerde olmamıza rağmen çok az Rus’a rastladık. Meğer Ruslar yeni yıla mutlaka evlerinde aileleriyle yemek yiyerek girerler,gecenin çok geç saatlerinde dışarı çıkıp eğlenirlermiş. Bilemedik :)) Geldiğimiz gibi geri dönsek de bir sonraki sefer tatil günlerinde gelmemeye söz verdik. Yine geleceğiz Petersburg…

Fotoğraflar: Tuğçe Tüzün – Yiğit Ali Tüzün

MALDIVLER ♥

Beyaz un yumuşaklığında ayak yakmayan kumlar, kesinlikle turkuaz renginin buradan türediği bir deniz, en güzel doğum günü pastaları gibi kumlara dikilmiş palmiye ağaçları, ada içlerine doğru gittikçe kendimizi Amazonlarda hissetmemizi sağlayan yeşil büyük yapraklı bitki örtüsü, her yerden kulağımıza çalınan adanın en iyi hit şarkısı olan kuş cıvıltıları, başımızı kaldırdığımız ağaç dallarında gördüğünüz çılgın ‘yarasalar’ siyah pelerinleriyle örtünmüş akrobasik bir duruşla bize bakıyor. Maldivler gerçekten sınırları zorlayan bir güzellikte.

Biz balayı için Maldivler ‘i seçmiştik. Bu sebepten çoğu fotoğrafımız ya gelinlikle ya da duvakla :))

Gelinliği taşımak istemeyen yeni gelinler için birkaç çeşit gelinlik mevcut. Burada fotoğraf çekimi çook yaygın olduğu için (özellikle çin-japon gelinler) her detay düşünülmüş. İsterseniz profesyonel bir çekim için anlaşın,isterseniz size tahsis edilen butler ile daha amatör çekimler yapın. Ne olursa olsun, hepsi bu adadada çok eğlenceli :))

Balayı için araştırdığımız bir çok otelden tercihimizi okyanusun ortasında tüm kullanılan malzemeleri Türkiye’den getirilmiş bir Türk otelinden yana kullandık. İyiki de böyle yapmışız.

Odanızı Seçin

Otelde seçebilecek yeni Sahil villası, Plaj Suiti, Ocean villa gibi seçenekler var. Biz buraya gelmişken bari suyun üzerinde kalalım diye düşünsek de sonradan gördüğüme göre sahil villaları da çok tropik, çok ıssız, çok survivor.  🙂 Bitki örtüsüyle gizlenmiş özel yüzme havuzları tam bir lüks ada hayatı için. Villaların içleri, en yüksek fiyatlıdan en düşük fiyatlıya kadar neredeyse aynı. Fiyatlandırma, güneşin doğuşunu ve batışına göre konumlandırılmalarıyla, su üzerinde, sahilde, lagün veya okyanusta olmaları gibi farklılaştırılmış.

Maldivler, balayı dışında doğanın içinde bir kaç günlük inziva isteyenlerin gelebileceği bir nokta. Eğlence istiyorsanız başka yere gidin. Çünkü adada otel tam dolu olduğunda bile kendinizi yalnız hissetmeniz muhtemel 🙂 Yalnız dalış meraklılar, burada çok mutlu olacaktır. Böyle bakir ve canlı bir su altı dünyası dünyanın çok az yerinde bulunabilir. Günün büyük bölümünü suyun altında geçirebilirsiniz. Ayrıca Maldivler, Ekvatora çok yakın bir bölgede bulunduğundan, günübirlik teknelerle ‘dünyanın ortası’ nı ziyaret edebilirsiniz :))

Bir de tabii böyle sizin adanızmış gibi bir hisse kapılırsanız,her yerde çocuklar gibi şen fotoğraflar oluşturabilirsiniz 🙂 Bunların bazıları sevgili butlerimiz Sibel’in çektikleri. Bazılarıysa Ali ve benim.

Otel:  Ayada Maldives Resort

Fotoğraflar: Tuğçe Tüzün – Yiğit Ali Tüzün