Yemyeşil bir ormanın içinden bir dağın tepesine turuncu kapıları geçerek tırmandığınızı düşünün. Burası bence Japonya’nın en güzel şinto tapınağı. Bu turuncu kapılar, yani toriler eskiden pirinç ve sake tanrısına adanıyormuş. Sonralarda ise başarılı iş adamları ve şirketler adak adayarak isimlerini bu kapılara yazdırıp koyduruyorlarmış. Fushimi Inari de dilek dileyenlerin dilekleri olunca isimlerinin yazılı olduğu bir kapı adıyorlarmış. Böyle böyle Kyoto’daki Inari dağının tepesine kadar binlerce kapı oluşmuş.
Kyoto’nun en eski ve en popüler tapınaklarından biri burası. 24 saat açık ve giriş ücreti yok. Çok erken bir saatte gelmek mantıklı, yoksa okul kıyafetleriyle öğrenciler tapınak ziyaretine geliyorlar. Biz sabah saat 8 gibi gelmemize rağmen öğrenciler vardı.
Bu uzun yürüyüşü katlanılabilir hale getiren ara duraklar var. Buralarda çay içebilir veya mum yakarak dilek dileyebilirsiniz.
Şehrin kültürel benliğinde yer etmiş bazı bölgeler özellikle ziyaret edilmeyi hakediyor. Zamanın olmadığı içsel bir yolculuk için yüzlerce turuncu kapının olduğu Fushimi bölgesine gelmeniz size çok kıymetli anılar kazandıracak.
İpek, renkli kimonolarına sarınmış estetik davranışlı japonlar, ayaklarına geçirdikleri yüksek tahta takunyalarla Kyoto ‘nun dar ve kablolu sokaklarında hızlı hızlı yürürler. Güneşli bir günün kaçınılmaz aksesuarı olan şemsiyesi ile, köşe başında kaybolan kuş desenli kimonolu geyşanın, ensesinde sıkı sıkıya toplanmış koyu renk saçları, bu mesleğin ne kadar disiplinli olduğunu hatırlatıyor.
Geyşalık 11.yüzyılda savaşçıları ve önemli devlet adamlarını eğlendiren kadınlar olarak tanımlansada, ayrıntıları bundan daha derinde. Sosyal yetenekleri iyi olan küçük kızlar japon adetlerine göre nasıl yürüyeceği, nasıl yemek yiyeceği ve nasıl dans edeceklerini içeren katı bir disiplin ile yetiştiriliyorlar. Enstürman çalmak, şarkı söylemek, çay servisi etmek ve dans etmek gibi hünerlerini en iyi şekilde sergilemeleri eğitimin bir parçası. Bir geyşanın en büyük amacı konuklarını eğlendirmek olup, konukların çalışma alanları, hobi ve ilgi alanlarıyla bilgi sahibi olmalılardır. Yüzlerine yaptıkları solgun makyaj duygularını gizleme amacı taşır. Sanıldığının aksine geyşalık çok emek isteyen ve saygın bir meslektir.
Kyoto yazısına geyşalıktan başlama sebebim; bu şehrin Japon kültürünü iliklerinize kadar yaşatması. Japonya’ya gelmeyi düşünen herkesin yolunun mutlak surette bu şehirden geçmesi gerektiği.
Japonyadan geleli neredeyse 1 ay olmasına rağmen yazmaktan korktuğum bu şehrin bana hissettirdiklerini nasıl anlatacağımı bilemedim. Bilgisayarımı açıp çektiğim fotoğraflara baktığımda objektifimin gördüklerimi aynı güzellikte yansıtmadığını farkettiğimde büyük bir hüsrana düştüm. Ne şekilde anlatsam da insanlar buraya gitmek için can atsa, çok sevse? Eminim, nasıl yazarsam yazayım, ne fotoğraflar ne de anlattıklarım bu şehrin güzelliğine yetmeyecek. Kyoto her zaman her şeyden daha güzel olacaktı.
Osakadan kalkan JR trenimiz ile 45 dakikada Kyoto Station’a ulaştık. Bu küçük şehre ancak böylesi güzel bir istasyon yaraşır. Otobüs numaralarının yazılı olduğu tabela çıkar çıkmaz bizi karşılıyor ve görevli minik japon amca tüm yardımseverliğiyle gülümsüyor. Kalacağınız otelin ismini söylerseniz o da size hangi otobüse binmeniz gerektiğini söylüyor. Hani o tüm japonyada kullandığımız JR tren biletleri var ya, onu cüzdanımıza kaldırıyoruz. Çünkü bu şehirde ulaşım tamamen otobüsle. Otobüs bileti makinesinden günlük 500 yene bilet alırsanız tüm gün başka bilet almaya gerek kalmadan otobüsleri kullanabilirsiniz. Otobüslere arka kapısından biniliyor. İneceğimiz durağa geldiğimizde beyaz eldivenli otobüs şoförüne biletimizi gösterip iniyoruz. Her ana durakta en az 3 tane 60 yaşın üstünde amca duruyor, görevli. Küçük bedenlerinden yansıyan büyük hareketlerle bineceğimiz otobüsü, ineceğimiz durağı, sağdan soldan yürüyeceğimiz yolları anlatarak bize yardım ediyorlar. Japonların yardımseverliği şimdiye kadar gördüğüm ırklar içinde en aşırısıydı 🙂 Bunu Osaka yazısında daha iyi anlatmıştım.
Birçok yerde tourist information office var. Herhangi birinden bir harita alın. Gezilecek yerler konusunda da yardımcı oluyorlar. Gerçi Kyoto’da her tapınak, her sokak,her dükkan bir gezilecek yer. Hatta bizim yaptığımız gibi günün bir saatinde Starbucks’da yeşil çaylı latte içerken caddeden yürüyen japonları izleyin. Bir film setinde olduğumuzu hissettirmeye yetiyor.
Japon kültürünü tüylerinizin ucuna kadar hissettiren, üst üste dünyanın en güzel şehri seçilmiş Kyoto’dasınız. Eğer bütçeniz varsa burada geleneksel japon otelleri olan Ryokan’larda kalmak çok keyifli olacaktır. Biz de böyle bir tercih yapmıştık, bunu Kyoto’da Yemek ve Konaklama yazımda okuyabilirsiniz. Peki Japonya’nın bu güzelim şehri Kyoto’da nereler gezilmeli? Daha önce de söylediğim gibi burada her yer görülecek yer ama birbirine yakın önemli noktaları aynı gün içinde daha verimli gezmeniz adına yaptığımız Kyoto Rotası’nı burada paylaşıyorum.
1.GÜN
Kinkaku-ji Temple (Golden Pavilion)
Ryoan-ji
Ninna-ji
Tenryu-ji
Bambu Ormanı
Okochi Sanso Garden
Pontocho Bölgesi
2.GÜN
Nijo Castle
Ginkaku-ji
Filozof Yolu
Nanzen-ji
Yasaka Shrine
3.GÜN
Fushimi Inari Taisha
Kodai-ji Temple
Kiyomizu-dera
Gion Bölgesi
Birinci Gün
Erkenden en görkemli tapınak olan Kinkaku-ji ye doğru yol aldık. Üst iki katı altın kaplama olan bu parlak tapınağın içine giremiyorsunuz. Zaten çok da lazım değil. Lakin burada görülecek şey köşkün hemen önündeki gölete yansıyan görüntüsü ve o estetik havalı japon bahçesi. Bu tapınak bence fazla görkemli olduğundan istediğimiz dinginliği burada hissedemedik. Ama bir sonraki tapınak var ki.. Ali’yi oradan çıkaramadım. Biraz daha biraz daha duralım derken zamanın çoğunu burada harcadık. İsmi; Ryoan-ji. Birçok kişi aksine görkemli Kinkaku-ji’yi parlatırken biz sönük Ryoan-ji’den ne anladık? Huzur.. sevgili dostlar.
İsminin anlamı bile Huzurlu Ejderha Tapınağı. 1500 yılında yapılmış bu tapınakta inanılmaz bir sükunet ve huzur vardı. Ağaçlar, çiçekler, göletler, minik köprüler, her yerde bir Zen ruhu hakimdi. Tapınağın içinde ayakkabılarınızı çıkarıyorsunuz. Burada 15 yosun tutmuş iri kaya parçasından oluşan bir kaya bahçesi var. Bu bahçenin hangi tarafından (tepeden hariç) bakarsanız bakın on dört kaya sayabiliyorsunuz. Sadece aydınlanmaya ulaşabilenlerin on beşinciyi görebildiğine inanılmaktaymış. İşte bunu bilen sevgili eşim, on beşinciyi görebilmek uğruna terası bir uçtan bir uca dolaştı :)) Böyle olunca da elbetteki en çok zamanı bu kaya bahçesinin karşısındaki terasta oturarak ve kaya sayarak geçirdik :)) Fakat öyle bir şey ki sırf bununla bile nefis bir huzur duyduk. İşin sırrı kayalarda bence :)) O yüzden Kinkaku-ji’nin şehvetine kapılmayın. Ryoan-ji’nin felsefesini çözmeye, buraya gelin.
İkinci Gün,
50 numaralı otobüse binerek kaleye yol aldık. Kalenin geniş bir alanı var, içindeki hediyelik eşya satan dükkan, diğer tapınaklara göre en ucuzuydu. Bence hediye işini bu dükkana bırakın 🙂 Eğer vaktiniz varsa önceden internetten rezervasyon yapmanız şartıyla Kyoto Imperial Palace’ı gezebilirsiniz. Ben rezervasyon yapamadığım için gitmemiştik.
Kalenin ardından Gümüş Villaya ulaştık. Burası bir huzur deposu. Dağın eteklerine kurulmuş 1400lü yıllarda yapılan bu tahta yapı, japon bahçeleriyle süslenmiş, yeşillerle bezenmiş, su şırıltılarıyla zenginleştirilmiş. Zaten Japonya da her yerde bir su şırıltısı mevcut. Ben bu tapınaktaki taşlara su akan çeşmenin bulunduğu yerde yine çok oyalandım. Suyun sesini videolamalar falan, tam bir Zen keşişi kıvamındaydım. Az daha dursaydım galiba Ryoan-ji’deki on beşinci kayayı görebilecektim :))
Ah bir de filozof yolu yapmışlar ki buradaki ev fiyatlarını araştırmama sebep olan :)) Özellikle kiraz mevsimi için gidilmesi şart olan kuzeydeki bu bölge, hayatı sorgulamak için size yardımcı olacak. Boş zihin ve sessizlik size paralel bir dünya yaşatabilir. Japon düşünür Nishida Kitaro, her gün Kyoto Üniversitesi’ne ders vermek üzere giderken meditasyon yaparak bu yolda yürürmüş. Sağlı sollu taş patikaların arasındaki kanaldan japon balıkları ile dolu kanal. Bu huzur dolu yolda hayatın anlamını sorgulamak eminim Kitaro için zor olmamıştır.
Devamında Nanzen-ji tapınağı görülmeye değer. Ama zaten yol üstünde bir sürü tapınak olacak. İstediğinize girip gezin, tapınaklara doyun inşallah :)) Listede en son Yasaka Shrine var. Burası Kyoto’nun merkezinde, hatta her gün yoldan geçen japonları izlemek için oturduğumuz Starbucks’ın çok yakınında olan bir Şinto tapınağı. Unutmayın; turuncu kapılar gördüğünüz tapınaklar şinto, diğer ahşap yapılı olanlar ise budist tapınakları.
Gelelim Üçüncü Güne.
Sabah yüzümüzü yıkadığımız gibi kendimizi Fushimi Inari yollarına atıyoruz. Görmeyi en çok istediğim tapınak diyebilirim burası için. Çok sevdiğimden ayrı bir yazıda anlattım :)) Yazı için; tıklayınız. Öğleye kadar burada vakit geçirdikten sonra Kodai-ji ve Kiyomizu-dera ya geçtik.
Kiyomizu-dera;
Birçoğu gibi UNESCO dünya mirası listesindeki bir budist tapınağı. 2007 yılında dünyanın 7 harikasından birine aday gösterilmiş. Uzaktan bakıldığında öldüresiye yeşil bir doğanın içine kondurulmuş devasal bir ahşap yapı olarak görünüyor. Dağdan inen saf suyun 3 ayrı yoldan tapınak bahçesindeki gölete akması sebebiyle saf su tapınağı olarak adlandırılmış. İnanışa göre bu şelaleler bilgi, sağlık ve uzun ömrü simgeliyormuş. Buranın bir de hikayesi var. 13 metre yükseklikten atlayan bir kişinin tüm dileklerinin gerçekleşeceğine inanmaktalar. Bu yüzden geçmiş yıllarda birçok atlayış kaydedilmiş ancak günümüzde bu gelenek yasaklanmış.
Bu kadar tapınak yeter dedikten sonra artık yürüye yürüye Gion’a ulaşıyoruz. Gion bölgesi, Kyoto’nun kalbi, Japonya’nın nefesi gibi adeta. Her yer yaşantıyla çevrili. Fütüristik karakterli japon mimarisi yapılardaki kapalı kapılar merak duygusunu tetikledikçe tetikliyor. Her köşe başını döndüğünüzde o daracık sokaklarda bir geyşa belirecek duygusu. İnanın bana, buradaki kapılarda bekleyesim var. Her an bir kapı açılacak ve içeriden beyaz makyajı ve simgesel saç toplamasıyla bir geyşa çıkacak beklentisi. Günümüzde çok çok az kalan bu kadınları görmek, büyük bir şans olsa gerek. Kyoto’nun genelinde olduğu gibi bu bölgede de geleneksel giyimli bayanlar ve beyler sokaklarda yürüyor. Tapınaklara giderken, özel günlerde veya hafta sonları bu şekilde giyinmeye dikkat ediyorlar. Gerçek bir geyşa göremeseniz bile kimono giymiş japonlarla yürümek harika. Gion’un orijinal dükkanlarını gezmek, yeşil çay içip biraz sohbet etmek çok çok keyifli olacak. Kim bilir, eğer bu şehri kalbinizle hissedip çok severseniz, gerçek bir geyşa bile görebilirsiniz ;))
Tekrar gelmek umuduyla… Hoşçakal GÜZEL ve NAZİK şehir.
Pedal çeviren çekik gözlü narin insanlar, çılgın büyüklükteki caddedeki kırmızı ışıkta yavaşlayıp duruyor. Araçların beklemeye geçmesiyle yolun iki ayrı tarafındaki birbirinden özgün giyimli minyatür japonlar pıtır pıtır karşıya yürümeye başlıyor. Hızlı adımların bitmesi ve yeşil ışığın görünmesiyle sürücüler sırasıyla gaz pedalına dokunuyor. Ve trafik tekrar akıyor.
Bu düzen, günün her saatinde büyük bir kurallılıkla devam ediyor. Öyle ki, yol boş olsa bile yayalar kırmızı ışıkta bekliyor. Caddelere bağlanan küçücük sokak başlarında bile yaya geçitleri ve trafik ışıkları var. Bunu neden böyle ilginç bir şeymiş gibi anlatıyorum? Çünkü bu karşıdan karşıya geçme dakikaları gerçekten bir film sahnesi gibi Japonya’da.
İstanbul – Osaka uçağı her gün bir kez gece seferini yapmakta. Varış Osaka saati ile 18:30. Her zamanki gibi gezi günlüğümüzün plan kısmında göreceğimiz tapınaklar, yiyeceğimiz yemekler, eğleneceğimiz yerler yazılı 🙂 Plan dahilinde 6 gün içinde 4 şehir gezeceğiz .
1.ve 2. gün – Osaka.
3.gün – Nara ve Kobe
4.5.6. gün dünyanın en en güzel şehri (gerçek anlamda en güzel şehri seçilmiş) olan Kyoto.
Bu yazıda sadece Osaka’yı anlatacağım. Osaka; Japonya’nın Tokyo dan sonraki ikinci büyük şehri. Burada deniz doldurularak bir havalimanı yapılmış. Kansai Havalimanı. Uçağı bu piste indirmek bence iyi bir tecrübe istiyor olmalı. Piste tepeden bakınca, içinizden bu pilot bu alana nasıl inecek diye geçiriyorsunuz. Ama sanırım şimdiye kadarki en iyi inişlerden birini gerçekleştiriyoruz. Lakin tekerlek açılma sesi bile yere çarpma sesinden daha çok gelmişti 🙂
Japonya’da Ulaşım
Ultra gelişmiş tren hatları, metrolar sadece şehrin değil tüm ülkenin her yerine rahatlıkla ulaşmanızı sağlıyor. Örneğin Tokyodasınız ve aniden Osakaya gitmek istiyorsunuz ama uçakta yer yok. Yada o gün uçmak istemiyorsunuz, uçak korkunuz var. Yada canınız tren seyahati yapmak ve o güzel vagonlarda ağzınızın tadı ile lezzetli sushiler yemek istedi. İşte hava yolu şirketlerine büyüüük bir rakip! Çünkü neredeyse aynı sürede istediğiniz yere hem havadan hem karadan ulaşabiliyorsunuz. Dünyanın en hızlı treni işte tam burada, Japonyada. Shinkansenler!
İşte bizim Kansai Uluslararası havalimanından Osaka şehir merkezine gitmemiz, bu kültürün ne kadar yardımsever olduğunu anlamamızın hikayesi böyle başladı…
Önce havaalanında bir wifi kutucuğu kiraladık. Burada internete bağlı bir harita işinize çok yarayacak. Çünkü gerçekten çok ama çok az kişi ingilizce biliyor ve bunca insan arasında o kişiyi bulabilmeniz olasılığı bence çok düşük. 6 gün için internete ödediğimiz para 11000 YEN. (275 lira). Evet gelmeden önce dünyanın en pahalı şehrine geleceğimizi iyi biliyorduk 🙂
Sonrasında JR PASS ofisinde 3 gün tüm JR trenlerinde geçerli olan Osaka Area Pass bileti aldık. Tek kişi için 5300 yen.(133 lira) Ulaşım için oldukça pahalı. Zaten Japonya’da en pahalı şey ulaşım ve konaklama. Gerisini bir şekilde halledebiliyorsunuz. Bu bileti satın alırken geçerli olacağı tarih aralığını siz seçiyorsunuz. Biz zaten akşam geç bir vakitte şehre ulaştığımız için biletimizi bir ertesi gün başlattık. O akşam şehre trenle ulaşmak için ayrı bir bilet daha satın aldık. Böylece 3 günlük pass’ı daha verimli kullanabiliyorsunuz.
Biletlerimiz tamam, şimdi onca perondan doğu olanı seçip şehir merkezine sonrasında da otele ulaşacağız. Bindiğimiz trende bir çiftin karşısına oturduk ve ”Osaka Station?” diye teyit alma ihtiyacı hissettik. Bilemezdik ki bu sevgili güzel japon kardeşlerimiz bir yardım meleğine bu kadar kolay dönüşecek. Bize artık daha fazla yardım etmemeleri için japonca kelimeler arayacağımızı bilemedik a dostlar. Olay bizim onlardan bu teyidi almamız ve kendi aramızda istasyonları haritadan kurcalayıp birkaç istasyon ismi telafuz etmemiz ile başladı. Karşımızda oturan bu dünya tatlısı çift ineceğimiz istasyonu tekrar ederek telefonlarında birşeyler aramaya başladılar. Arada da bize bakıp japonca konuşuyorlardı. Bir süre araştırdıktan ve aralarında tartıştıktan sonra gülümseyerek kalem istediğini belirtti. Çantamdan çıkardığım kalem ve defteri görünce ikiside çok şirin bir şekilde gülümseyerek mutlu oldular. (sanki biz onlara yardım etmişiz gibi) Sonra çocuk, defterime japonca brişey yazıp altına ingilizcesini biraz zorlanarak da olsa yazdı.
Birkaç satırdan sonra anladığımız şey bizi çokça şaşırttı.
Çocuk otelimize gitmemiz için bineceğimiz ve change yapacağımız istasyonları saatleriyle birlikte yazmış. Yan sayfaya da eğer kaybolursak diye japonca yönlendirme yazısı yazmıştı birilerine gösterip okutup soralım diye. Bunu da bize daha çok japonca, 1-2 ingilizce kelime ve çokça beden diliyle anlatmışlardı :)))) O kadar zaman harcamışlardı ki otelimize ulaşabilelim diye, sonradan hatırladığımız bir bilgiyi onlara söyleyemedik bile. Direk Osaka istasyonunda inseydik, otelin shuttle servisi bizi otele kadar götürecekti halbuki.
Sonra bir durakta bize yine beden diliyle inmemizi söylediler. Baktık ki çizelgedeki istasyondayız ve onlarda bizle beraber iniyorlar. Ellerinde de belliki başka bir şehirden gezmek için geldikleri belli olan kırmızı bavulları var. Bizle indiler ve bizi başka bir perona götürdüler. Tekrar çizelgeyi kontrol ettiler, trenleri aralarında teyit ettiler ve gülümseyerek treni gösterdiler. O sırada biz sakladığımız bilgiyi paylaşmak durumunda kaldık. Osaka istasyonuna gidersek otelin shuttle’ı olduğunu çokça beden dili kullanarak anlattık. İkisi aynı anda büyük büyük gülümserken derin bir ohh çektiler ve başlarını sallayarak onları takip etmemizi istediler tekrar. Biz elimizde bavulumuz, onlar ellerinde bavulları istasyonun merdivenlerini tekrar tırmanırken bize son kez yardım etmiş olmalarını dileyerek peşlerinden gittik. Doğru trenin kapısına geldiğimizde defalarca teşekkür ettik ve ellerini sıktık. Trene bindiğimizde kapılar kapandı. Tren hareket ederken hala büyük büyük gülümseyerek arkamızdan bakıyorlardı. Bize gerçekten tüm sempatiklikleriyle el sallıyorlardı.
Osaka’da Neler Yapılır?
Osaka’da neler yapılır diyecek olursak, biz fazla bir şey bulamadık ama 3 önemli nokta var. Biri Osaka Kalesi, diğeri Akvaryum bir diğeri de Universal Stüdyoları. Kısıtlı zamanımız olduğu için, biz sonuncuya gitmedik. Geç bir saatte geldiğimiz için ilk gün otomatikman geçti bile.
Ertesi sabah erkenden otelimize en yakın JR durağından atlıyoruz trene ve Osaka Castle için yola çıkıyoruz. Bu arada Ali, Osaka’nın ilk gezi günü için özel bir kıyafet giyiyor üzerine. Ondan mutlusu yok :)) Uzun bir yürüme sonunda kaleyi görüyoruz. Kale; 1585 – 1598 yılları arasında yapılmış. Dışarıdan 5 katlı gibi görünüyor ama aslında 8 katlı. Şimdiki haline gelene kadar çokça kez yenilenmiş ve yanı başına çok teknolojik bir asansör kondurulmuş. Bence orijinalliğiyle fazlaca oynanmış. İçine girmekten vazgeçip dışarıdan fotoğraflıyoruz. Giriş: 600 yen.
Hemen kaleden ayrılıp Akvaryum’a doğru yola çıkıyoruz. Dediğim gibi JR biletleri sayesinde cebinizden ekstra bir harcama çıkmıyor. (Daha ne çıksın! dediğinizi duyar gibiyim) Eğer metroda kullanmak istiyorsanız onun içinde 1 günlük passlar var. 500 yen verip tüm gün metrolara binebiliyorsunuz.
Osaka Aquarium Kaiyukan
Dünyanın en büyük akvaryumlarından birindeyiz şimdi. Tepeden başlayıp aşağı doğru inilerek gezilen bir sisteme göre yapılmış. İçinde 580 türden oluşan bir canlı çeşitliliği var. Balina’da dahil :)) Burası çocuklar kadar büyüklerinde ilgisini çeken, hatta büyüklerin daha fazla şaşırdığı bir su altı belgeseli. Bu mavi dünyanın içinde uzunca bir zaman geçireceğinizi bilerek planlama yapın.
Japonya bir ada ülkesi. Denizden çıkan her şeye büyük saygı duyuyorlar ve aynı zamanda da yiyorlar 😀 Tüm bahçe süslemelerinde japon balıklarını kullanıyorlar. Bunu Özellikle Kyoto yazımda daha iyi göreceksiniz.
Akvaryumun hemen bitişiğinde Tempozan Dönme Dolabı tüm heybetiyle gülümsüyor. Ancak Ali’yi o dönme dolaba bindirebilmek elbetteki imkansız olduğundan tepesinden gözlenen Osaka manzarasını sizinle paylaşamıyorum.
Akşam; Osaka’nın kalbi Dotonbori bölgesine gidiyoruz. Burası cıvıl cıvıl, renkli ve çokça haraketli bir bölge. En ucuzundan en pahalısına bir sürü alışveriş mağazası var. Akşam yemeğimizi sokaktaki şişe geçirilmiş ahtapot, ıstakoz gibi deniz ürünlerini tadarak geçiştiriyoruz ve iyiki de böyle yapmışız diyoruz.. Bu ızgara deniz ürünlerini tatmak için bile bu bölgeye gelinebilir.
Son olarak Japonya’dan aradığımız şeyi Japonların değimiyle Ooooosaka’da bulamıyoruz. Ama ertesi gün, bakın neler oluyor?? :))
Kocaman yeşil bir parkın içinde sihirli bir geyik sürüsü yaşar. Elimde haritam yanımda geyiklerimle Tenryuji Tapınağını arıyorum. Çiseleyen yağmur yüzünden Ali şemsiyemizi tutuyor. Bense yağmurluğumu giyip rahatça dolaşmak istiyorum ama ne mümkün. Bu minik güzeller oradan buradan bizi dürtükleyerek yiyecek bir şeyler istiyor. Parkın içinde satılan bisküvilerden 2 paket alıp yolumuz boyunca geyikleri besliyoruz. Ama bir şartı var. Asya ülkelerinde alışkanlık olan selamlaşma burada da öncelikli. 3 kere selamlaşıyorsunuz, sonra biskuviyi veriyorsunuz. Nara ‘da tapınaklar arasında dolaşırken size eşlik eden bu güzel hayvanlar çok eskiden beri Tanrı’nın habercisi olarak görüldüğü için kutsal kabul ediliyor.
Burası dünyanın en güzel şehri olmalı! İstasyondan parka giden yolda sağlı sollu şirin dükkanlar sizi içeri davet ediyor. Japon kağıtları, kaligrafi kalemleri, kaplama kağıtları, sıvı veya çubuk mürekkepler, origami kağıtları.. Allahım burası bir cennet. Neyseki kendimi kaybetmeden önce derin nefes almayı ve on’a kadar saymayı öğrenmiştim. Suratımızdaki şaşkın ve taktir etmiş ifadeyle bir dükkandan heyecanla çıkıp ötekine giriyor,beğendiğimiz onca şeyden hangisini alacağımızı kestiremiyoruz. Her yerde geyikli kumaş peçeteler, bebek mama önlükleri, cüzdanlar,çantalar hatta perdeler var. Hala kısıtlı zaman yüzünden o güzelim dükkanların hakkını veremediğimi düşünmekteyim.
Tapınaklar ve müzeler buraya gelmek için sonraki seçenekler. Çünkü Japonya’da gezmeniz için bolca tapınak olacak zaten. Bence buraya geyiklerle vakit geçirmek,özgün ve butik dükkanlarında alışveriş yapmak ve garip gelecek ama dünyanın en güzel rögar kapaklarını görmek için gelin.
Tekrar gelmek umuduyla trenimize bindiğimizde yüzümüzde hala tuhaf bir gülümseme vardı. Güzel anılar edindiğimiz Nara, adı gibi fantastik dünyasından bize el salladı. Karnımız acıkmaya başlamıştı ve dünyanın en güzel eti birkaç km ötede bizi bekliyordu.
KOBE ETİ
Sadece Wagyu ırkına ait sığırlardan elde edilen bu efsane et için geliyoruz Kobe’ye. Sadece bu eti yiyebilmek için. Özelliği ise şu; şehirden ve trafikten uzak sessiz çiftliklerde sırtları sıvazlanarak büyütülüyorlar bu sığırcıklar. Efendim bunu mecazi algılamayın. Her gün belli saatlerde bira içirilen bu sığırlara bakıcıları düzenli masaj yapıyor. Yapılan bu masaj sayesinde etlerinin üzerindeki yağ dokusu içeri doğru dağılarak kasların liflerine doğru yayılıyor ve ince dokudaki yağı yoğunlaştırarak etin kalitesi arttırılıyor. Bir rivayete göre de klasik müzik dinletileriyle sığırların stresi azaltılıyor. Şimdi bunları öğrenince heyecanımız daha da arttı ve kendimizi Kobe Steak restoranında bulduk.
Ocağın başına geçtik ve tane tane pişen sebzelerin, etin nasıl servis edildiğini,etin kesilirkenki yumuşaklığını, sarımsağın yağla karışmış kokusunu ve ocağın sıcağını yüzünüzde hissettik. Ağzımızda dağılan bu lokmalar tabağımızdan azaldıkça,bu tadı unutmamak için belleğimizi zorladık. Fazla söze gerek yok. Gelin,bu efsane eti yerinde yiyin.
Restoran: Steak Land (Kobe JR istasyonuna 5-6 dk. yürüme mesafesinde)
Enginar neden sevilmez? Söyleyeyim. Ben küçükken çevremdeki insanların yediği belli şeyler vardı. Mesela zeytinyağlı taze fasulye birçok evde pişer yenirdi. Yada yeşil şirinlik bezelye eşlikçisi beyaz pilavla mükemmel olurdu. Kışın özellikle her evin mutfağından bir çorbanın dumanı tüterdi yemek saati. Köfte-patates çocukların en sevdiği,makarna ise tembel bayanların vazgeçilmezi olurdu. Annem, tüm gün çalıştığı işten olabildiğince zaman kaybetmeden gelir pratik ama besleyici bir şeyler pişirmek üzere mutfağa atardı kendini. Bizim evde patlıcan da pişerdi, pırasa da, karnıbahar da. Annem et yemeklerinden haz almasa da babam için arada pişirirdi. Bense içinde et olan sebze yemeğini ayıklar,bir sonrakinin etsiz olması için anlaşma yapardım. Bide tavuk vardı eskiden,gerçeklerinden. Sevgili dedem özellikle benim için civciv alırdı, beraber hem besler hem severdik. İnfaz günleri haber verilmezdi bana. Ben arkadaşlarımla oyundan döndüğümdeki görüntü anneannemin ellerindeki tavuk bahçedeki sıcak su dolu leğende hızlı hareketlerle yolunmakta olurdu. Tavuğun uzun bir süre ocakta piştiğini ve o yoğun kokusunu halen hatırlıyorum.
Bizim evde birçok şey pişerdi de enginar pişmezdi. Annemin dediğine göre senede bir kez mutlaka yaparmış ama ben nedense hatırlamıyorum. Enginar pişen bir eve misafirliğe gidildiğinde ise kimse enginara el sürmezdi. Yada ne zaman ”enginar alır mısınız?” diye sorulduğunu duysam, ”almayayım, teşekkür ederim” diyen cevaplar enginarı tatma isteğimi hep erteledi.
Zaman sonra zaten sebze ve zeytinyağlı birçok şeyin sevdalısı olan ben,enginarın faydalarıyla birlikte bağımlılık yaratan lezzetini de öğrendim. Mutfağımda arz-ı endam eden enginarın en kolay pişirme yöntemini sevgili kayınvalidemin tarifiyle bulmuştum.
5 tane enginar için;
MALZEMELER
2 orta boy soğan
3 orta boy havuç
1-2 avuç bezelye
tuz
şeker
4/3 çay bardağı zeytinyağ
HAZIRLANIŞI
Soğan ve havucun kabuklarını temizleyin.
Soğan ve havucu zar büyüklüğündeki küpler halinde doğrayın.
Varsa düdüklü veya derin olmayan genişçe bir tencereye soğan, havuç ve bezelyeleri koyun,karıştırın.
Karışıma tuz, 1-2 küp şeker ve zeytinyağını ekleyerek boca edin.
Güzelce yıkanmış enginarların çukur kısımları altta kalacak biçimde karışımın üstüne dizin.
Bir miktar iyi suyu üzerine gezdirdikten sonra kapağını kapatarak ateşe koyun. (Su miktarı,alttaki harcın üzerine çıkacak kadar olmalı)
Düdüklü tencere için 15 dakika pişme süresi yeterli oluyor. Normal tencerede yapıyorsanız enginarların pişip pişmediğini arada bir çatalla kontrol etmelisiniz.
Piştikten sonra; enginarları bir servis kabına dizip içlerini harçla doldurup,üzerini dereotu ile süsleyebilirsiniz.
Soğuduktan sonra,servis etmeden hemen önce üzerine biraz iyi zeytinyağı gezdirin.
Siz hiç uçsuz bucaksız üzüm bağlarında piknik yaptınız mı?
Groot Constantia üzüm bahçeleri,Güney Afrika’nın en iyilerinden biri ve beyaz şaraplarıyla ünlü. 1685’de kurulmuş olan bu şaraphane aynı zamanda koca bir şatoyu içinde barındırıyor. Lakin buradaki bu üzümcü aileler şatolarının altlarına market kurmuşlar ve gurme lezzetleri, kurutulmuş et, paketlenmiş taze yeşil salatalar, özel peynirler ve şarapların raflardan size göz kırpıyor. Piknik sepetleriyle yaptığınız alışveriş sonunda görevli size 2 kadeh 2 de çatal veriyor. Sizde bu bahçelerde istediğiniz bir ağacın serin gölgesine örtünüzü serip (yanınıza alın) yerleşiyorsunuz. Afrika’da üzüm bağlarında piknik yapmak aklımızı zorluyor.
EN UCUZ LUKS
Eşlikçi ördekler tazecik ekmeğinize vak-vaklarken siz kadehinizi en sevdiğinize kaldırıyorsunuz. Hemde uçsuz üzüm bağları manzarasıyla. Dünyanın en pahalı şarabı o anda elinizdeki kadehte bulunuyor ve siz dünyanın en şanslı kişisi hissediyorsunuz kendinizi. Afrikada, üzüm bağlarında en sevdiğiniz şarkıları mırıldanıp lüks bir keyif yapıyorsunuz. Lüks diyorum,çünkü bence çokça paralar bayılıp yaptığımız birsürü aktivite veya dinlenceden daha dinlendirici ve keyifliydi bizim için. Parasal anlamda lüks değil yani. Öyle ki; bu sepetin toplam maliyeti herşey dahil 50 TL’ydi 🙂 Yaşattığı his; Paha Biçile-mezz…
Bu bahçelere Cape Town yazımda anlattığım gibi tur otobüsleriyle gelebiliyorsunuz. 3-4 tane üzüm bağından istediğinizde inin, şarap tadımı yapın, güzel peynirler satın alın, yiyin-için, bağlara bakan otlarda serin bir ağaç altı bulun ve biraz uyuyun. Üzüm bağlarında piknik yapmanın tadına varın. Rüzgar hafifçe saçlarınızı kımıldatırken siz dünyanın bir ucunda bu keyfi yaşayabildiğinize şükredin.
Güzel ve iyi olan her şeye şükredin! ♥
Groot Constantia Üzüm Bahçeleri, Cape Town, Güney Afrika – Aralık ’15
Büyük bir tepeyi tırmandıktan sonra, yalnızca tırmanılacak daha bir sürü tepe olduğunu görürsün.
Nelson Mandela
Şehrin sırtını dayadığı Masa Dağı’nın tepesinde, Atlas Okyanusu’nun gökdenizle birleşmesini izlemek, siyah ile beyazın derin farklılığını yumuşatmak ve yaşamanın tüm enerjisini içine çekebilmeyi gerektirir. İşte burada tam karşımdaki minik adacıkta, hayatının 27 yılı mahkum edilmiş ayrımcılık karşıtı Nelson Mandela, özgür ruhunu gökyüzüne salmış ve mahkumiyetinin bitiminde aldığı birçok barış ödülüyle Güney Afrika’da Ulusun Babası olarak görülmüştür. Dünyanın Dibi olarak gördüğüm ‘Cape Town’ maceramız tüm merak ettiklerimizle başlıyor.
Okyanus aşırı uçuşlardaki jetlag derdinin olmadığı sabah bin akşam in yolculuğunu kim sevmez? Özellikle bu yolculuk Kuzey yarım küreden Güney yarım küreye, Afrika’nın en havalı şehrine ise.
Şehre Gelince
Bir gece öncesinden tavsiyelerle haberleştiğimiz Barbaros bey, havaalanında bizi karşıladı. İlk işimiz para bozdurmak ve telefon hattı almak oldu. Burada doları ülkenin para birimi olan Rant’a çevirmek biraz zahmetli. Pasaportunuz, otelinizin adresi telefonu vs birçok şey istiyorlar. Ayrıca çok düşük bir kurdan hesaplıyorlar. Sağolsun Barbaros bizi elden dolar alan bir adamın dükkanına götürdü. Otomatik kilitli demir kapılı bu dükkanda en iyi kur ile paramızı Rant’a çevirebildik. Dükkanların çoğunda kapılar bu şekilde demirli ve her zaman kilitli. Neden? Sonuçta burası Afrika ve her an her şey olabilir. Yoo yoo aslında bu kadar korkacak bir durum yok merak etmeyin. İlerleyen paragraflarda anlayacaksınız 🙂
Eğer buraya gelecekseniz size verebileceğim en birinci tavsiye; Necati Bey ile iletişim kurmanız. Kendisine yapmak istediğiniz aktiviteleri söyleyin. O da planlasın. Bunun dışında otel rezervasyonları, havaalanı transferleri,turlar (penguen adası,fok adası, köpek balığı dalışları,masa dağı,şarap çiftlikleri,aslan ve çita parkları), para bozdurma, özel yemek rezervasyonları vs gibi hizmetler sunmakta. Bence her uzak ülkede bir Necati Bey olmalı :))
Afrika, eyaletlerden oluşmuş bir kıta. Ve bunlardan sadece 1 tanesinin devlet başkanı beyaz. Bu başkan amcanında şehirde en önem verdiği şey; güvenlik! İngiliz sömürgesi olmuş olan bu şehirde Afrika deyince gözlerinizde beliren o görüntünün tamamen zıttı var karşımızda. Temiz, düzenli caddeleri, pırıl pırıl yeşil alanları, dev gökdelenleri, samimi ve sıcak kanlı yardımsever insanları var. Beyazın ve siyahın birlikte mutlu (gerçekten mutlu) yaşadığı, medeniyetin ve sefaletin iç içe geçtiği bir şehir. Müziğin her yerde ama her yerde olduğu, bol aktiviteli bir liman kenti bu.
Bu şehirde hem büyük gökdelenlerin, geniş caddelerin ve gerçek bir şehir yaşamının olup hemde doğal güzelliklerinin bu derece korunmuş olması en şaşırtıcı noktalardan biri. Başınızı çevirdiğinizde bucaksız bir okyanus, diğer yöne çevirdiğinizde tarifsiz Masa Dağı var. Başka yöne baktığınızda yeşillerin doygun renkliliği, diğer tarafta tertemiz sokaklara serpiştirilen güzel restoranların ve kafelerin cıvıl cıvıllığı mevcut.
Şehrin elbette bir de öbür yüzü var. Bunlarda nüfusun büyük kısmının tercih ettiği barakalarda yaşayanlar. Burası bir mahalle hatta bir köy gibi. Birbiri ardına sıralanmış barakalar,tek tek elektrik direklerinden kablolar çekilerek kaçak bağlamalar yapılmış. Su,taşıma suyu. Burada gerçekten hava bedava bulut bedava olunca halk burada yaşamaktan memnun hale gelmiş. Öyleki devlet lojman gibi binalar yapıp insanları o barakalardan çıkartıp ev veriyormuş. Anacak bir çoğu verilen evlerini çok ucuz fiyatlara satıp barakalarına tekrar geri dönüyormuş. Buna uygun bir atasözü var mıydı???
Kontrastı en iyi olan bölgelerden biri. Öyle ki birçok film çekiminin yapıldığı yer. Örneğin Karayip korsanlarının gemileri halen burada sergilenmekte. Gerçekten de daha önce instagramdaki #capetown hashtaglerine baktiğimda neredeyse hiç bulanık bir görüntü yoktu. Hepsinin kontrastı mükemmel tertemiz ışıl ışıl bir hava hakim tüm fotoğraflarda. Meğer gerçektende dünyanın bu bölgesindeki atmosferin yapısından bir şeylerinden dolayı çekimler net, bol ışıklı ve canlı çıkıyormuş. Daha iyi araştırmak gerekli.
Ben şimdiden bir sonraki Cape Town gezisi için yapılacaklar listesini hazırladım. Bu bol sporlu bir gezi olacak. Birde bu sefer yapamadığım kafesli köpekbalığı dalışını mutlaka yapmak istiyorum. Aylar öncesinden rezervasyon gerektiği için yapamamıştım. Eğer sizde gidecek olursanız,benimle iletişime geçin ki size Necati Bey’in numarasını ulaştırayım 🙂
En kısa zamanda tekrar tekrar görüşmek dileğiyle Cape Town.
Jules Verne’nin ”Dünyanın Ucundaki Fener” kitabına esin kaynağı olan feneri görmek yada dev beyaz köpek balıklarıyla dalış yapmak. Muhteşem manzaraya karşı paraşütle atlamak veya dev dalgaların üzerinde dalga sörfü yapmak. Dünyanın en yüksek bungee jumpingi için yada bulutların örttüğü Masa Dağı’nda romantik bir gün batımı seyri. Her ne olursa olsun bu şehirde yapılacaklar insanı delicesine heyecanlandırıyor. O kadar seçeneğiniz var ki, gitmeden önce iyi bir organizasyon yapmak şart. Aksi durumda yapamadıklarınız için üzüntü duyabilirsiniz. Cape Town ‘da bir hafta neler yapılır, seçim yapmak zor.
Afrika’nın en lezzetli şarabını alabildiğine yeşil üzüm bahçelerinin arasında tadarken ertesi gün katılacağınız halk koşuları için moral depolayabilirsiniz. Yada biraz renk için Bo-Kaap’ın evlerine misafir olabilirsiniz. Camps Bay’ın muhteşem plajında güneşin tadını çıkarırken, selfie için fok adasını ziyaret edebilirsiniz. Bir de manzaraya paralel bisiklet sürüşü yaparken önünüze çıkabilecek paytak penguenlere dikkat edin. Bazı zaman gezintiye çıkıyorlar :))
Daha yazamadığım birçok olduğu gibi bizim bu seyahatimizde yapabildiklerimizle yazıya devam edelim.
ÜMİT BURNU
İlk turumuz; Ümit Burnu (Cape Point), Penguen Sahili, Fok Adası, Camps Bay
Ümit Burnu için yazılacak çok şey var aslında. En başta dünyanın güneyindeki son kara parçası diyebiliriz. 1488 yılında Bartolomeu Dias burayı keşfettiğinde aşırı rüzgarlı olması sebebiyle Fırtınalar Burnu adını koymuş. Bu bölgedeki akıntı ve dalgalar yüzünden yaklaşık 400 adet geminin burada battığı söyleniyor.
Milli parkların içindeki Babunlara dikkat etmek gerekiyor. Eğer elinizde herhangi bir yiyecek var ise, onu en uzak yere fırlatmak yapacağınız en doğru şey olabilir. Öyle ki babunlar ayağa kalktıklarında irice bir insan boyuna rahatlıkla ulaşabilen tehlikeli hayvanlardır. Elinizdeki cep telefonu-kamera gibi aletleri de alıp kaçabilirler. Daha da kötüsü ısırıklarına maruz kalırsanız ki bu elinizde yiyecek varken çok çok mümkün, AIDS kapmanız çok muhtemel. En kötüsü de Türkiye’ye döndüğünüzde AIDS’i nereden kaptığınızı kimseye inandıramayacağınız gerçeği.
BOULDERS BAY
Boulders Bay (Penguenler Adası); kendilerine yer etmiş oldukları bu plajda normalden daha küçük olan güney afrika penguenlerini görebilirsiniz. Hatta bölgeye yakın plajlara havlunuzu serip onlarla güneşlenebilir veya birlikte yüzebilirsiniz. Kendilerine ait bu plajda yüzlerce minik penguenin bir heykel gibi durduklarını görünce önce çok şaşırmıştım. Sonradan öğrendiğime göre, penguenler tek eşli hayvanlarmış ve eşleri avlanmaya gittiğinde sahilde durup onları beklerlermiş. İnsandan beklenmeyecek haraketler bunlar :)) Bu paytak şeyler bazı zamanlarda yola çıkıp şehirde dolaşabiliyorlar, sosyalleşmek gerek tabii :)) Ha birde bir Cape Town’luyu kızdırmak istiyorsanız bu penguenlerden birini alıp eve götürmek istediğinizi söyleyebilirsiniz. Bu şirin yaratıklara acayip değer veriyorlar.
FOK ADASI
Fok Adası için bindiğimiz tekne bizi Atlantik okyanusunun açıklarına doğru götürürken, kendimi Karayip Korsanları filminde fırtınaya yakalanmış bir denizci gibi hissettim :)) Teknenin büyük dalgalarla savaşması karşısında korkuya kapılan birkaç arkadaşımız (buna ayıptır yazması eşimde dahil) çığlıklarla teknenin orta kısımlarına doğru çekilse de ben teknenin en uç kısmında yaşadığım bu macerada gayet hoşnuttum. Adıma ne derseniz deyin ama ben galiba tehlikeli ve adrenalini bol olan aktivitele bayılıyorum. Dalgalar teknemizi havalandırıp alçalttıkça midemiz kalbimizle birleşiyordu. Atlas okyanusunda rüzgar ve dalgalarla boğuşmadık demeyeceğim.
Fokların yanına yaklaştığımızı burnumuza gelen kötü kokulardan anladık 🙂 Bu kadar sevimli ve akıllı hayvanların bu kadar kötü kokmasını kabullenemedik, birkaç selfie yaptıktan sonra teknemizin burnunu dönüş yoluna çevirdik.
CAMPS BAY
Camps Bay… Ahh Camps Bay… işte burası Afrikanın Miami’si olarak adlandırılan, surfcu çocukların, yakışıklı ve karizmatik erkeklerin, güzel vücutlu ve zengin hatunların takıldığı bölge. Lüks evlerin tertipli sokaklara yayıldığı, sahil şeridinde kaliteli restoran ve barların bulunduğu, beyaz ve yumuşacık kumsalların genişçe bir alanı kapladığı, turkuaz soğuk suların beyaz köpüklü dalgaları ile sahili yaladığı, çıplak ayaklı, minik sarı ve zenci veletlerin birlikte koşturduğu, gün batımında Cafe Caprice’deki yakışıklı barmenin elinden içebileceğiniz en lezzetli Mojito ile turuncu günü uğurlayabileceğiniz bir vaha. Dünyaca ünlü aktör, aktrist ve sanatçıların kaçış mekanı. Öyle ki bir gün Caprice’de yan masanızda Cameron Diaz’ı margaritasını yudumlarken görebilirsiniz. Yada sahildeki sabah koşusunda Leonardo Di Caprio ile selamlaşabilirsiniz. Ancak sakın paparazzilik yapmaya kalkmayın. Bu şehre paparazziler giremiyor! 🙂
Burada yaşamak isterdik desem,sizde her gittiğiniz yerde yaşamak istiyorsunuz diyebilirsiniz. Olsun, deyin. Biz burada da yaşamak isterdik :)) Çünkü gerçekten yapabileceğiniz çok şey var. Uzak doğu kadar sıcak, nemli ve bunaltıcı değil. Eğer rüzgarla bir derdiniz yoksa havası ideal bir yer. Bir kere Akdeniz iklimi aslında, yazın nemsiz kuru sıcaklar, kışın ise ılıman bir hava var. Rüzgar ısınan havayı serinletse de Afrika güneşinden sakınmak, krem ve şapka kullanmak şart. Hiç belli etmeden haşlanabiliyorsunuz. Akşamları hava serin bile olmuştu. Biz Aralık sonunda yani güney yarım kürenin yaz ayında gitmemize rağmen gündüz açıkta kalıp haşlanan bölgelerimiz akşamları üşümüştü 🙂 Dolayısıyla ince bir hırka lazım.
Bu bölgede 11 çeşit köpek balığı olması sebebiyle (buna Büyük Beyaz’da dahil) okyanusa girip çırpınıp çocuklar gibi şen, bülbüller gibi muhteşem olmanız malesef imkansız. Böyle nefis kumsalları ve tertemiz berrak bir okyanusun olduğu şehirde uyanıp da o suya girememek Cape Town’lıların en büyük üzüntüsüymüş aslında. Gerçi köpek balığı olmasa da su en iyi haliyle 15 derece. Yani zatürre olmak istemeyen zaten girmesin. Ayaklarınızı sokup etraftaki tatlı veletlere su sıçratıp oynayın, size yeter 🙂
Lakin artislik yapıp buraya kadar gelmişim, illede girip yüzücem derseniz köpek balıklarının önce hafif burun vuruşunu vücudunuzda hissedip sonrasında 40km hızla gelen öldürücü darbesiyle sizi ham yapmasını izlemek boynumuzun borcu olabilir. Sonra Cape Town’da pisipisine köpek balığı mağduru olmayın derim.
Westlake Golf Club bölgesi Ali ve benim en ilgimizi çeken yerlerden biriydi. Zengin, golf sever amcalar, yaşlanınca artık o büyük evlerde yaşamak istemediklerini düşünürek, daha minik, kutu gibi, bahçesi yeterli büyüklükte olan (sulama ve bakım işlerini artık kendileri yapacaklarından) ve hemen önünde keyifli bir golf sahası olan evler yaptırıp bir site oluşturmuşlar. Burası emekliler sitesi olarak geçiyor ve tamamen zevklerine göre hazırlanmış bu minik az uğraş gerektiren evlerde yaşamlarını sürdürüyorlarmış. Bu arada bu kıyı şeridindeki tüm evlerin manzaraları paha biçilemez güzellikte. Her köşe başında farklı bir manzara çıkıyor. Ben burası için, dünyanın en güzel doğal manzaralarına sahip şehri diyebilirim.
TABLE MOUNTAİN
İkinci Turumuz ; Masa Dağı (Table Mountain), 1086 metre yükseklikteki, zirvesi uzun bir dikdörtgen gibi dümdüz olan bir dağ ve bu doğal bir oluşum. Dünya mirası listesinde olan bu dağa teleferikle çıkmak mümkün. İsteyen yaklaşık 3 saatlik yürüyüş ile kendi bacaklarını da kullanabilir. Teleferik kullanımı yaklaşık 50TL. Ali’ciğim teleferiğin güzergahını ve yüksekliği görünce yürüyerek çıkmaya yeltense de zaman kaybı, yorgunluk vs bahaneleriyle onu vazgeçirmeyi başardım. Dağın zirvesine yaklaşık 65 kişiyi taşıyabilen bu teleferikte en iyi manzaralı yeri kapmak için çok uğraşmayın. Turistlerin rahatlıkla fotoğraf çekebilmesi için kendi etrafında dönen bir sisteme oturtulmuş. Böylece 2-3 defa 365 derece döndüğünden hiçbir taraftaki manzaradan eksik kalmıyorsunuz:) Sadece cam kenarlarında durmaya çalışın 🙂
Yukarı çıktığınızda Atlas okyanusunun nefes kesen manzarası sizi karşılıyor. Zaten ’Afrikanın en epik manzaralarından biri Masa Dağı ‘nın zirvesinden izlenir’ demişler. Kulağımızda ain’t no sunshine when she’s gone ve doyumsuzluk yapan güzellikleri önümüze döken kuşbakışı Cape Town!
Yukarı çıkarken yanınızda mutlak surette şapka, krem ve kalın giysiler bulundurun. Biz hazırlıksız yakalandık, o yüzden oradaki shoptan hırka almak zorunda kaldık. Bu güzelim fotoğraflardaki uyumsuz alakasız kıyafetler hep bu yüzden 😀
Dünyada soyu hızla tükenen Çitalar için soylarını devam ettirebilmeleri için bir park yapmışlar. Burada dünyanın en hızlı koşabilen bu canlıları çiftleştirip doğal yaşam alanlarına salıyorlarmış. Ayrıca yakın temas kurmak isteyenler için de 120 Rant (24lira) karşılığında tüylerini okşama fırsatı sunuyorlar. Ali’ciğime bu olay saçma geldiği için sevmek istemedi. Yani saçma gelmeseydi eğer tel örgülerin içine girip bu yırtıcı ama güzel hayvanların sırtlarını okşayabilirdi. Ama saçmaydı işte 😛
Aslan Parkı; ben aslanların bu kadar heybetli, asil,güçlü, ürkünç ve karizmatik olduklarını bilmezdim. Bir aslan ile 3 metre mesafede gözgöze gelince, onlara neden Ormanın kralı dediklerini gayette iyi anladım. Bize hiç pas vermeseler de ben aslanlara bayıldımmmm…
Fairview; kocaman şarap çiftliklerinin olduğu bu bölgedeki bir çiftliğe girip şarap tadımı yapıyorsunuz.
Aynı zamanda güzel peynirlerinde tadına bakarak çok uygun fiyatlara bu lezzetleri alabilirsiniz. Şarap fiyatları; 50-150 Rant arasında. Biz hepsi beyaz olmak üzere 3 şişe aldık. Toplam fiyat 46 TL
Burada yemek ve içki çok ucuz. Geldiğimden beri Mojito’ya doydum diyebilirim. Neredeyse her öğlen ve akşam içtiğim lezzetli mojito’nun bardağı 50 rant. (10TL)
Hop On Hop Off
Şehre 2 yıl önce tur otobüsleri koymuşlar. Hani şu ingilterenin kırmızı otobüslerinden. Üstü açık. Sana kulaklık veriyorlar, hemen oturduğun koltuğun yanına takıyorsun veeeeee ayarlardan dil seçeneğini türkçe yapıyorsun 🙂 Evet gezdiğin yerleri anadilinle dinlemek çok hoş oluyor 😀
Bu tur otobüsleri kırmızı ve mavi tur olmak üzere ikiye ayrılıyor. Kırmızı tur Table Mountain (Masa Dağı),Camps Bay gibi kısa sahil şeridine gidiyor. Mavi tur; şarap bahçeleri, fok adası, Kirstenbosch Ulusal Botanik Bahçeleri, World of Birds,Cliffton Beach ve Camps Bay gibi daha büyük bir çemberi gezdiriyor. İstediğiniz durakta inip, bölgeyi gezip sonra tekrar aynı yerden 15dk arayla gelen otobüse binip devam edebilirsiniz. İlk satın aldığınız bileti atmayın, çünkü her bindiğiniz otobüs soforune onu gösteriyorsunuz.
Yine küçük bir tavsiye, zamanınızın çoğunu üzüm bağlarında geçirecekmiş gibi ayarlama yapmanız. Lakin biz bu bağlardan ayrılmak istemedik. Son gün geldiğimiz içinse neden ilk gelmedikte her günün 2-3 saatini buraya ayırmadık diye dertlendik :)) Üzüm bağları yazısı için tıklayınız.
Gece hayatına gelirsek, böylesi güzel bir şehirde elbetteki gece hayatı da yoğun. Long street denilen bölge barlar sokağı olarak anılıyor. Akşam tüm dükkanlar 5 te kapansa da birbirinden iyi gece kulupleri şehri canlı tutuyor. Burada hava karardıktan sonra gündüzki kadar rahat olamasanızda bence tedirginliği çok da büyütmemek gerek. Evet hiç tedirgin olmayın demiyorum. Sonuçta hep izlediğimiz filmlerdeki gibi zenci genç grupları dolaşıyor ve yolda yürürken yanlışlıkla omzunuz onlara çarpabilir vs vs.. 🙂 Dikkatli olun ama çok da turist gibi davranmayın. Ağzınız açık her yerde cep telefonunuzu kameranızı çıkarıp fotoğraf çekmeyin. Esnafla konuşun, ama samimice heey dostum.. falan el çarpışın.. İnanın GreenPark denilen bit pazarında bu bizim çok işimize yaradı. Mesela sadece Türk olmamız ve müslüman olmamızı söyleyerek bile indirim yaptırdık. Müslümanları ve Türkleri seviyorlar. Türkleri sevmelerinin en büyük sebebi Futbol 🙂
OTEL SEÇİMİ
Otel seçerken mutlaka Waterfront bölgesine yakın yerlerde kalın. Biz 2 otelde konakladık (christmas sebebiyle yer yoktu). Cape Town Lodge Hotel ve Southern Sun Hotel. İkiside merkez bölgeye yürüme mesafesiydi. Ayrıca Masa Dağı manzaralı birçok lüks otel de mevcut. Bahsettiğim tur otobüslerine Waterfront’dan binebiliyorsunuz. Ayrıca burada Watershed craft&design adında bir market var. Cape Town 2014 yılında dünya tasarım başkenti seçilmiş ve burada inanılmaz özgün eşyalar satılıyor. Yerel el sanatları bulmak için ideal ama kendinizi kaybedeceğiniz en tehlikeli yer diyebilirim.
Gece hayatının tartışılmaz açık ara en gözde Caz Kulubü; Mama Africa! Gruplar inanılmaz bir performansla buram buram caz yapıyor. African müzik inanılmaz. İçkiler ucuz, keyif bedava.
Yapılacak Şey Çok
Yamaç paraşütü. Köpekbalığı kafesli dalışı. Dalga sörfü. Uçurtma sörfü. Trekking. Senede ortalama 60 adet yapılan 5 – 10 km koşu aktiviteleri (adamlar spora aşık). Bisiklet turları (cape point bölgesine). Yunus ve balina izleme. Çelik halat macera parkları. Beyaz kumlarda bir kovboy edasıyla binicilik. Motosiklet parkurları. Atv parkurları. Golf. Safari ve vahşi yaşam turları. Ne için geliyorsanız gelin yeter ki planlı gelin.
İlk defa ayrı koltuklarda uçuyoruz Ali ile. Bizimkinin hafif uçak gerginliği var. Umarım elimi tutmadığı için tedirgin olmaz diyorum. Thai Airways’in yemek servisi ile ilk içinde ne olduğunu bilmediğim Thai sandwichini mideme indiriyorum. Balık,mayonezli bir sos ve ananas. Ananas demişken, galiba hayatımızda yemediğimiz kadar cok yedik burada. Öyle güzel kokuyor ve öyle lezzetli aroması var ki. İçimizde küçük bir ananas ağacı olabilir. Otelimiz Phuket, Patong Beach’e 10 dakika uzaklıkta tepede bir yere kurulmuş Avista Hideaway! İlk gün Phuket teki birçok tur firmasından seçtiğimiz biriyle adalar turumuza gidiyoruz. Her tur şirketinin olanakları aşağı yukarı aynı, ücretleri farklılık gösteriyor. Bu ülkede pazarlık yapamayanı sınırdan almıyorlar 🙂 Her şey pazarlıkla yarı fiyatına rahatça düşüyor.
İlk durağımız Phi Phi adasındaki Maya Bay’dı. Burası Leonardo Di Caprio’nun The Beach filminin çekildiği kumsal. Hayatımda görmediğim belkide bir daha göremeyeceğim güzellikteki küçük cennet. Tarifsiz bu un kıvamlı kumlara ayak basmak doyumsuz bir duygu. Sadece geldiğimiz zaman birçok tur teknesi de geldiği için çok kalabalık oluyor. Herkes inanılmaz mutlu ve şaşkın. Biz ise; doyamadık, doyamadık.
Tayland ‘da ne bir taşkınlık, ne bir saygısızlık ne de yükselen seslerle karşılaştık. Herkes mai pen rai (boşveeerr) durumunda. Birbirlerine büyük bir hoşgörü gösteriyorlar. İnsanları eleştirmek, azarlamak, kavga etmek ayıp sayılmakta. İnsanlar birbirlerini selamlarken ellerini çenelerinin altında birleştirerek başlarını hafifçe eğiyorlar. Bu çok tatlı bir görüntü bence :)) Ayrıca transeksüel, travestiler hiçbir şekilde dışlanmadan her türlü işte çalışabilmekte. Zaten öyle ki, gördüğünüz süper fizikli hatunun aslında bir travesti olduğunu anlamak bazen çok zor olmakta.
PHUKET’TE SAFARİ
Fil safarisi; yine günün erken bir saatinde başladı. Biz yine lüks bir tur aracı beklerken gelen arkası açık sadece ustu kapatılmış bir kamyonetle ufak bir şaşkınlık yaşadık. Tabii bu tur biraz safari tadında olunca araçta ona göre oluyordu. Adanın iç kısımlarında orman içindeki tesis küçük ve köhneydi. Hemen bizi asma kat gibi yaptıkları yüksek bir alana aldılar. Terlikleri çıkardık ve sıramızı bekledik. Filler sırayla o yükseltiye yaklaşıp sırtlarındaki insanları indiriyor ve yenilerini sırtlarını alıyorlardı. Umarım şuan filimizin başına oturmuş bizi gezintiye çıkaran Bob Marley kilikli Filipinli işinin ehlidir diye umarak fil gezimiz başladı.
Fillerin üzerine oturttukları koltukta bizi güvence altına aldıklarını düşündükleri tek şey; bacaklarımızın üzerinden geçen halattı. Aklımdan gecen düşme, yuvarlanma ve kafamı kırma senaryoları Filin beni ezme düşüncesiyle şiddetleniyor ve kendi içimde müthiş bir korku filmi yaşıyordum. Arazi öyle engebeli ki o koca fil o yokuşlu patikadan aşaği doğru inerken her yerdeki dışarı fırlamış ağaç köklerine ayağı takılmasın diye dua ederken, fillerin dikkatli olup olmadıklarıyla ilgili izlediğim belgeselleri hatırlamaya çalışıyordum. Yaşadığım sıkıntı kelimelerle ifade edilemeyecek hızla ilerliyor ve dönüş yolunun daha kestirme olmasını dilerken dayanamadığım noktada filden inmek istesem bunun mümkün olmadığını anlayarak kaderime razı olmam gerektiğini kendime kabullendirmeye çalışıyordum. İste ben bu haldeyken sonunda fil sürücüsü Bob yüksek bir alanda filden atlayarak telefonumuzu istedi. Fotoğraf çekeceğini söyleyen sürücünün dediğini ikiletmeden yaptık ve en azından durduğumuz için derin bir nefes aldık.
Bizi minik bir fil yavrusu bekliyordu. Biraz daha muz alip onu beslemek için yanına yanaştığımda hortumunu boynuma sarip bana verdigi ateşli opucukle kendime geldim :)) O sırada ilerde dikkatimizi çekmeye çalışan bir maymun, sahibinin gülücüklerle bize bir şeyler sormasıyla başlattığı iletişimi, ne olduğunu anlamadan kucağıma oturup son aşamada fotoğraf makinasını birlikte tai selamı vermemizle sonlandırdı. Kazandığı 100 baht bahşişi ise Ali’nin elinden aldığı gibi sahibine ulaştırdı. Phuket te hayvanlar alemi gerçekten çok heyecanlı :))
Asya. Ne güzel isim. Batının burnu büyüklüğünün yanında çok sıcak,samimi ve güleç. Sanırım çiçekleri en çok seven ülke burası. Kocaman gökdelenlerinin arasında parlayan tapınakları,çılgın trafiği,boğucu havası, gelişmiş skytrein rahatlığı, enfes tropik meyvelerinin yanında sokaklarda pişen envai çeşit hayvanın etinin bilmem kaç derece havaya karışan ağır kokusu, eğlenceli olduğu kadar çokça tehlike saçan tuktukların çılgın kalabalık halleri… ve tabii gün içinde sizi kazıklamak isteyen adam sayısının en çok olduğu ülke 🙂 Bangkok, Melekler Şehri!
Budizmi iliklerinize kadar hissedebileceğiniz tapınakları fazlaca gösterişli parlak altın varaklar ve çeşitli değerli taşlarla bezenmiş. Başınızı çevirdiğiniz her yönde gözünüze ilişen buda heykeli, çiçek demeti, su akan çeşmeler, renkli taşlarla giydirilmiş filler ve altın kubbeler,nefesinize karışan tütsü dumanının etkisiyle başka bir dünyada gözüküyor.
Ortasına düştüğünüz bu şehire alışmak biraz zaman ister. Ve şehir sizi isterse, Bangkok’u gerçekten çok seversiniz. 5 türkün 4ünün yemeyeceği sokak yemeklerinin hijyeni sizi alakadar etmezken, gökdelenlerin ara sokaklarına gizlenmiş özel kahve dükkanları şehrin karmaşasına biraz ara vermeniz için sizi davet eder. Eğer şehri yaşamayı isterseniz, Bangkok size kendini yaşatır.
Aklınızda Bulunsun;
Nisan ayında Songkran Su Festivali oluyor. İnsanlar ellerinde su tabancaları ve kovalarla birbirini ıslatıyor. Yol kenarında dükkan sahipleri bahçe hortumlarıyla beklerken karşıdan size gülümsüyor. Islatmadan hemen önce ellerinizi çenenizin altında birleştirip selam verirseniz hemen hortumu veya su dolu kabı yere bırakıp selamınıza karşılık veriyor 🙂 Biz su dan kaçmanın yolunu bu sayede bulmuştuk. Ancak inanışlarına göre bu adet ıslanan kişiye iyi şans getirdiği için festival zamanı sokağa çıkıyorsanız ıslanmama şansınız neredeyse hiç yok. Songkran; yenilenme ve kötülükleri temizleme bayramıdır.